“Kahraman olmak için babalar ölmeli” sözü ilk bakışta acımasız görünebilir. Fakat birçok süper kahraman, masal kahramanı ve roman karakteri hikâyeye ebeveyn kaybıyla başlar. Bazıları yetimdir; bazıları ise anne ya da babasını hikâyenin başında kaybeder. Bu durum, yazarların kahramanlara durmadan acı çektirme hevesinden doğmaz. Ebeveynin ölümü koruyucu kalkanı kaldırır ve otoriteyi sarsar. Aynı zamanda mirası yeni kuşağa aktarır. Böylece sıradan çocuk kendi kaderinin sorumluluğunu üstlenir.
Batman anne ve babasını kaybeder. Superman, yok olan gezegeniyle birlikte biyolojik ailesini yitirir. Spider-Man’i yetiştiren Ben Amca, Peter Parker’ın önleyebileceği bir suç yüzünden ölür. Harry Potter’ın hikâyesi, anne ve babasının bıraktığı boşluğun çevresinde şekillenir. Luke Skywalker ise babasının öldüğünü sanarak yola çıkar. Sonra onun gerçekte kim olduğunu öğrenmek zorunda kalır.
Bu kadar çok kahramanın ebeveynsiz oluşunu yalnız dramatik kolaylık açıklamaz. Hikâyeler uzun zamandır büyüme ve bağımsızlaşma meselesiyle uğraşır. Kahraman, kendisini koruyan dünyadan ayrılır ve kendi kararlarını vermeye başlar. Geleneksel anlatıda baba figürü korumanın yanında otoriteyi de temsil eder. Düzeni, geçmişi ve uyulması gereken kuralları taşır. Aynı zamanda kahramanın önündeki güvenli sınırları belirler. Baba hayattayken kahraman hâlâ birinin çocuğudur. Onun arkasına saklanabileceği bir yetişkin vardır. Baba öldüğünde ise bu koruyucu düzen de parçalanır. Kahraman artık kendisine bırakılan dünyanın yükünü de taşır.
Koruyucu kalkan kalkınca kahramanlık başlar
Bir kahramanın ortaya çıkması için önce güvenli hayatının bozulması gerekir. Ailesi bütün sorunları çözen bir çocuğun dünyayı kurtarmaya pek ihtiyacı yoktur. Kahramanlık anlatısı, karakteri alıştığı güvenli alanın dışına atar. Böylece çocuk, yetişkinlerin çözemediği sorunlarla karşılaşır.
Bruce Wayne’in anne ve babası yaşasaydı Gotham’ın zengin varislerinden biri olabilirdi. İyi bir insan olabilir, vakıflar kurabilir ve şehre yardım edebilirdi. Aile şirketini yöneterek de topluma katkı sunabilirdi. Ancak Batman’e dönüşmesi için hayatın adaletsizliğini çocuk yaşta öğrenmesi gerekir. Bu bilgi geri döndürülemez bir kayıpla gelir. Batman’i serveti veya teknolojisi yaratmaz. Onu yaratan, hiçbir yetişkinin gelip felaketi düzeltemeyeceğini anlamasıdır.
Peter Parker’ın süper güçleri de onu tek başına Spider-Man yapmaz. Peter önce güçlerini gösteri yapmak ve para kazanmak için kullanır. Kahramanlığın anlamını Ben Amca’nın ölümünden sonra öğrenir. Çünkü Peter’ın durdurabileceği bir suçlu daha sonra bu ölüme yol açar. Örümcek ısırığı ona güç verir. Kayıp ise o gücün sorumluluğunu verir.
Bu yüzden ebeveyn ölümü sıradan bir talihsizlik değildir. Kahramanı çocukluktan çıkaran bir sınır çizgisine dönüşür. Karakter artık kararlarının sonuçlarıyla tek başına yüzleşir.
Kahramana kapanmayan bir yara vermek
İyi kahramanların yalnız amaçları değil, yaraları da vardır. Okur, dünyayı kurtaran karakterin kişisel nedenini görmek ister. Ebeveyn kaybı bu nedenle güçlü bir anlatı aracıdır. Kahramana hiçbir zaferin bütünüyle kapatamayacağı bir yara verir.
Batman ne kadar suçlu yakalarsa yakalasın anne ve babasını geri getiremez. Spider-Man de Ben Amca’nın ölümündeki payını silemez. Daredevil babasının ölümünü engelleyemez. Black Panther ise T’Chaka’nın ölümüyle yalnız bir aile büyüğünü kaybetmez. Aynı anda bir ülkenin yönetimini ve geçmişten gelen sorunları üstlenir.
Bu yaralar kahramanın mücadelesini soyut bir iyilik isteğinden çıkarır. Suç, Batman için yalnızca yasa ihlali olmaktan çıkar. Sorumsuzluk da Spider-Man için basit bir ahlak kusuru değildir. Kahraman geçmişte engelleyemediği felaketin tekrarını önlemeye çalışır.
Fakat aynı yara kahramanı kusurlu da yapabilir. Batman’in adalet arzusu kolayca takıntıya dönüşebilir. Magneto’nun halkını koruma isteği de baskıcı bir radikalliğe kayabilir. Magneto ailesini Nazi soykırımında kaybetmiştir. Bu travma onun insanlığa güvensizliğini açıklar, fakat her eylemini haklı çıkarmaz. Böylece kayıp, anti-kahramanlığın ve bazen kötülüğün de kaynağı olabilir.
Babanın ölümü aynı zamanda otoritenin ölümüdür
Geleneksel anlatıda baba yalnızca seven ve koruyan kişi değildir. Aynı zamanda sınır koyan ve kuralları açıklayan otoritedir. Kahraman bazen kendi ahlakını kurmak için bu otoriteden ayrılmalıdır.
Yaşayan ve makul bir baba, Bruce Wayne’e suçlu kovalamamasını söyleyebilirdi. Ona polise gitmesini, terapi görmesini ve aile şirketini yönetmesini önerebilirdi. Haklı da olurdu. Fakat haklı bir babanın gölgesinde Batman’e pek yer kalmazdı.
Kahramanlar çoğu zaman yasaların yetişemediği yerlere gider. Toplumun kabul etmediği kararlar verir ve bazen öğrendikleri kuralları çiğnerler. Bunun için karakterin “Babama sorayım” diyebileceği dönem kapanmalıdır. Ebeveynin yokluğu kahramana özgürlük verir. Fakat bu rahat bir özgürlük değildir. Kahraman artık kararını kendisi vermek zorundadır. Yanlış kararda suçu yükleyeceği veya arkasına saklanacağı kimse kalmaz. Tavsiye isteyebileceği koruyucu otorite de artık yoktur.
Luke Skywalker’ın hikâyesi bu temayı tersinden işler. Luke, babasının yokluğunda kahramana dönüşmeye başlar. Asıl büyüme ise ideal baba hayalinin yerini Darth Vader gerçeği alınca gelir. Luke yalnızca babasını yenmeye çalışmaz. Aynı zamanda onun kaderini tekrarlamamaya uğraşır. Böylece babadan kurtulurken bile onun mirasıyla savaşmayı sürdürür.
Ölüm bazen bir miras devir teslimidir
Baba figürünün ölümü yalnızca korumanın kaybı anlamına gelmez. Bazen makam, görev veya kimlik yeni kuşağa ancak o zaman geçer. Önceki kuşağın sorumlulukları da bu geçişle birlikte kahramanın önüne gelir. Böylece kayıp, aynı zamanda bir devir teslimine dönüşür.
T’Challa, babasının ölümünden sonra Wakanda kralı ve Black Panther olur. Jor-El oğlunu kurtarırken ona yalnızca hayat vermez. Superman’e yok olan bir dünyanın hafızasını ve temsil sorumluluğunu da bırakır. Tony Stark ise yıllarca babası Howard Stark’ın etkisiyle hesaplaşır. Howard ölse bile şirketi, teknolojisi ve sorunları anlatıda yaşamayı sürdürür.
Bu tür hikâyelerde baba aslında tamamen kaybolmaz. Bedeni ortadan kalkar; beklentileri, hataları ve sırları çocuğun hayatında kalır. Tamamlanmamış işleri de yeni kuşağın önüne gelir. Kahraman önce bu mirası devralır. Sonra neyi taşıyacağına ve neyi reddedeceğine karar verir. Bu seçim, kahramanın geçmişe körü körüne bağlanmasını engeller. Aynı zamanda kendi kimliğini kurmasını sağlar.
Dolayısıyla babanın ölmesi geçmişi silmez. Tam tersine, geçmişi kahramanın omuzlarına yükler.
Yetim kahraman neden bu kadar kullanışlıdır?
Yetim kahraman arketipi yazar açısından son derece elverişlidir. Böyle bir karakter aileye, eve ve yerleşik düzene sıkı biçimde bağlı değildir. Yazar onu başka bir şehre, ülkeye veya dünyaya gönderebilir. Kaybedecek daha az şeyi olduğu için tehlikeli yolculuğa çıkması daha kolaydır. Okur ise ailesiz kahramanla hızlı bir duygusal bağ kurabilir. Çünkü okur, bu karakteri yalnız bırakmak istemez.
Harry Potter, anne ve babasının ölümünden sonra sevgisiz Dursley ailesinin yanında büyür. Hogwarts onun için yalnızca bir büyücülük okulu değildir. Orası hayatında ilk kez ait olabileceği bir yer olur. Harry’nin Voldemort’la mücadelesinin merkezinde güçten çok aile fikri vardır. Voldemort ölümsüzlük peşinde koşar. Harry ise ölülerin sevgisiyle korunur. Böylece aile, hikâyede kaybedilmiş bir geçmişten yeni bir aidiyete dönüşür.
Oliver Twist, Pip, Jane Eyre, Dorothy Gale, Frodo Baggins ve Tom Sawyer da ebeveynsizdir. Bu durum onların hareket alanını genişletir. Pip’in hikâyesi anne ve babasının mezar taşları önünde başlar. Kimsesizlik duygusu daha sonra sınıf özlemiyle birleşir. Jane Eyre bağımsızlığı önce zorunluluk olarak öğrenir. Onu koruyacak bir ailesinin bulunmaması bu zorunluluğu güçlendirir. Sonra bağımsızlık kişiliğinin temel parçalarından biri olur. Frodo’yu Bilbo büyütür ve ona manevi bir miras bırakır. Bu ilişki, biyolojik ailenin yerini seçilmiş ailenin alabileceğini gösterir.
Çocuk edebiyatında da benzer örnekler vardır. Mowgli’yi kurtlar büyütür. Dorothy, teyzesi ve eniştesiyle yaşar. Shazam’ın Billy Batson’ı bir koruyucu aileden diğerine sürüklenir. Bu karakterler yalnızca düşman yenmeye çalışmaz. Aynı zamanda yeni bir ev ve aile ararlar.
Ölmeyen ama ortada da olmayan ebeveynler
Kahramanın mutlaka biyolojik olarak yetim olması gerekmez. Bazı hikâyelerde ebeveyn hayattadır fakat görevini yerine getiremez. Anlatı için asıl mesele ölüm değil, koruyucu otoritenin yokluğudur.
Katniss Everdeen’in babası bir maden kazasında ölür. Annesi ise ağır depresyon yüzünden çocuklarını koruyamaz hâle gelir. Katniss bu yüzden henüz çocukken ailenin yetişkini olur. Avlanmayı, yiyecek bulmayı ve kız kardeşini korumayı üstlenir. Bu sorumluluk onu çocukluğun güvenli alanından erken çıkarır. Aynı deneyim, Açlık Oyunları’ndaki kişiliğinin temelini oluşturur.
Huckleberry Finn’in babası hayattadır fakat koruyucu değildir. Tam tersine, oğlu için tehdit oluşturur. Lisbeth Salander’ın babası da güvenilecek bir otorite değildir. Rorschach’ın çocukluğu ise fiziksel varlığın tek başına aile kurmadığını gösterir. İhmal ve istismar, çocuğu ebeveynleri hayattayken bile psikolojik olarak yetim bırakabilir.
Bu örnekler asıl meselenin “ölü ebeveyn” olmadığını gösterir. Temel mesele, kahramanın kendi başına kalmasıdır.
Peki neden çoğunlukla babalar ölüyor?
Bu sorunun cevabı anlatı geleneğinin tarihsel yapısında yatar. Bu gelenek büyük ölçüde ataerkil toplumlarda biçimlendi. Baba uzun süre soyun, mülkün ve toplumsal konumun temsilcisi sayıldı. Kamusal otoriteyi de çoğu zaman baba figürü taşıdı. Bu yüzden babanın ölümü iktidarın yeni kuşağa geçmesini simgeledi.
Klasik anlatılar anneleri ise çoğu zaman şefkat ve evle özdeşleştirdi. Koşulsuz koruma fikrini de anne figürü üzerinden kurdu. Annenin ölümü kahramanın duygusal güvenliğini sarsıyordu. Babanın ölümü ise otoriteyi, statüyü ve toplumsal düzeni sarsıyordu. Batman ve Harry Potter iki ebeveynini de kaybeder. Böylece hem duygusal sığınak hem koruyucu otorite ortadan kalkar. Bu çift kayıp, kahramanı anlatı bakımından bütünüyle kendi başına bırakır.
Ancak bu kalıp eleştiriyi de hak eder. Yazar bazen ebeveyni yalnızca kahramana travma vermek için öldürür. Bu yöntem kolay ve tembel bir çözüme dönüşebilir. Özellikle anneler, yeterince kişilik kazanmadan hikâyeden çıkarılabilir. Böylece “kahramanı doğuran ve sonra ölen kadın” rolüne indirgenirler.
İyi hikâyeler ebeveyn kaybını yalnız bir başlangıç noktası olarak kullanmaz. Kayıp, kahramanın kararlarını ve ilişkilerini kalıcı biçimde etkiler. Dünyaya bakışını da değiştirir. Kötü hikâyeler ise ebeveyni birkaç sayfalık senaryo aracına dönüştürür. Sonra onu neredeyse tamamen unutur.
Kahraman olmak için babalar ölmeli mi?
Kahraman olmak için babaların gerçekten ölmesi gerekmez. Fakat kahraman bir noktada çocuk olmaktan çıkmalıdır. Kendisini koruyan otoriteden ayrılmalı ve kararlarının sorumluluğunu üstlenmelidir. Anlatılardaki ölüm bu kopuşu hızlı ve sert biçimde sağlar.
Baba öldüğünde kahramanın önündeki engeller ortadan kalkmaz. Tam tersine, babanın taşıdığı sorunlar çocuğun önüne yığılır. Koruma yerini sorumluluğa, öğüt yerini karara bırakır. İtaatin yerini ise vicdan alır. Kahraman artık ne yapması gerektiğini bir başkasına soramaz.
Belki de büyük kahramanların çoğu bu yüzden bir kayıpla yola çıkar. Güçleri onları olağanüstü yapabilir. Fakat onları kahramana dönüştüren şey, kayıptan sonra nasıl yaşamayı seçtikleridir.
