← Ana sayfa

Bir kadın, bir şarkı, bir evlilik: “T’as l’air d’une chanson”ın içindeki gizli dil

Tanju Okan’ın “Kadınım”ını bilen biri, Serge Reggiani’nin 1973 tarihli “T’as l’air d’une chanson”ını ilk kez dinlediğinde tanıdık bir melodiyle karşılaşır. Fakat birkaç dize sonra aynı müziğin üzerinde bambaşka iki dünyanın kurulduğu anlaşılır.…

Tanju Okan’ın “Kadınım”ını bilen biri, Serge Reggiani’nin 1973 tarihli “T’as l’air d’une chanson”ını ilk kez dinlediğinde tanıdık bir melodiyle karşılaşır. Fakat birkaç dize sonra aynı müziğin üzerinde bambaşka iki dünyanın kurulduğu anlaşılır. Mehmet Teoman’ın Türkçe sözlerinde kadın gitmiştir; eşyalar toplanmış, ev boşalmış, geride hatıralar ve terk edilmiş bir adam kalmıştır. Jean-Loup Dabadie’nin yazdığı Fransızca sözlerde ise kadın hâlâ oradadır. Hatta ortada klasik anlamda bir ayrılık hikâyesi bile yoktur. Uzun zamandır birlikte yaşayan iki insanın aşkı, kavgaları, birbirlerinden uzaklaşmaları, tekrar dönmeleri ve yıllar içinde birbirlerinin hayatına yerleşmeleri anlatılır.

Fakat Dabadie bunu sıradan bir aşk şarkısı yazarak yapmaz. “T’as l’air d’une chanson”, neredeyse başından sonuna kadar sürdürülen büyük bir dil oyununun üzerine kuruludur. Kadın bir şarkıdır, şarkı bir kadındır ve metindeki önemli kelimelerin büyük bölümü aynı anda hem müzik hem evlilik hakkında konuşur. Şarkının sözlerini biraz kurcaladığınızda, ilk dinleyişte duyduğunuz aşk hikâyesinin altında ikinci bir metin belirir.

Daha ilk iki satır bu yöntemi ele verir:

“Avec des mots faciles
Et ton air difficile…”

Kabaca, “Kolay sözcüklerinle ve o zor havanla…” anlamına gelir.

İlk oyun “facile” ile “difficile”, yani kolay ile zor arasındaki karşıtlıktır. Fakat asıl incelik “air” kelimesindedir. Fransızcada “avoir l’air” birinin nasıl göründüğünü, nasıl bir hali veya tavrı olduğunu anlatır. “Ton air difficile” denildiğinde, “senin o zor, ulaşılması güç, biraz müşkül tavrın” anlamı çıkar. Ancak “air” aynı zamanda müzikte ezgi, melodi, hava demektir. Dolayısıyla Dabadie daha ikinci satırda kadını şarkıya dönüştürür. Kadının sözleri kolaydır ama ezgisi zordur; insan olarak basit şeyler söyler ama karakteri kolay değildir. Şarkı olarak sözleri anlaşılır görünür, fakat melodisi hemen ele gelmez.

Başlığın kendisi de aynı oyunun devamıdır. “T’as l’air d’une chanson” gündelik Fransızcada “Bir şarkıya benziyorsun” diye anlaşılır. Fakat “air” kelimesinin müzikal anlamı arka planda çalışmaya devam ettiği için cümle aynı anda kadının bir şarkının havasını, ezgisini taşıdığı fikrini de uyandırır. Dabadie’nin bütün metin boyunca yaptığı şey budur: Bir metafor kurup bırakmaz, onu şarkının sonuna kadar geliştirir ve her yeni kelimeyle başka bir tarafından yeniden açar.

Kadın bir süre sonra “evde söylenen bir şarkı”ya benzetilir. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü söz konusu olan büyük sahnelerde söylenen kusursuz bir eser değildir. İnsanların kendi kendilerine mırıldandığı, gündelik hayatın içine karışmış, bazen farkına bile varmadan tekrar ettiği bir şarkıdır. Kadın da anlatıcının hayatında böyle bir yere sahiptir. Ulaşılmaz bir aşk ideali değil, her gün yanında bulunan, bazen onu mutlu eden, bazen öfkelendiren ve zamanla hayatının doğal parçasına dönüşen kişidir.

Ardından “succès” kelimesinin çağrışımı devreye girer. Fransızcada “succès” başarı demektir, fakat müzik dünyasında başarılı olmuş, çok tutmuş bir şarkı için de kullanılır. Dolayısıyla anlatıcının kadına bazı günler pek başarılı olmadığını söylemesi, iki ayrı anlamda çalışabilir. Kadın olarak bazı günler pek çekilir değildir; şarkı olarak da her zaman büyük bir hit değildir. Buna rağmen adam o şarkıyı söylemeye devam eder. Şarkının aşk anlayışı daha burada kendini belli eder: Sevdiğiniz şeyin her gün kusursuz, parlak ve hayranlık uyandırıcı olması gerekmez.

Dabadie daha sonra Jacques Prévert’i oyuna sokar ve kimi günler kadının “babasının Prévert olmadığı” imasında bulunur. Bu cümlenin tadını çıkarmak için Prévert’in kim olduğunu bilmek gerekir. Jacques Prévert, 20. yüzyıl Fransız şiirinin ve chanson geleneğinin en önemli isimlerinden biridir. Gündelik konuşma dilini şiire taşıması, yalın görünen cümlelerin içinden güçlü imgeler çıkarması ve şarkı sözleriyle şiir arasındaki sınırı inceltmesiyle tanınır.

Buradaki asıl oyun “baba” sözcüğündedir. Kadın gerçek bir insan olduğuna göre elbette bir babası vardır, fakat kadın aynı zamanda bir şarkıya dönüşmüş durumdadır. Bir şarkının “babası” da onu yaratan, yazan kişi olabilir. Dolayısıyla anlatıcı karısına aslında “Bugünkü haline bakılırsa seni yazan adam Prévert değilmiş” diye takılmaktadır. Bu hem kadının o günkü haline yönelik küçük bir evlilik iğnelemesidir hem de şarkı yazarlığı üzerine bir espridir. Üstelik bu sözleri yazan kişinin Jean-Loup Dabadie olması, şakayı bir kat daha büyütür. Söz yazarı, kendi yarattığı şarkının içinde, şarkıyı yazan kişiyi dolaylı biçimde eleştirmektedir.

Bütün bu oyunların ardından nakaratta gösterişli bir aşk ilanı gelmez. Anlatıcı yalnızca “Ma femme”, yani “Karım” der. Bu iki kelimenin gücü sadeliğinden gelir. “Hayatımın aşkı”, “meleğim”, “ruhumun yarısı” gibi büyük ifadeler kullanılmaz; bunun yerine evliliğin en gündelik ve sıradan kelimesi seçilir. Fakat Dabadie burada bile kurduğu metaforu sürdürür. Kadın baştan beri bir şarkıya benzetilirken, şimdi gerçekten şarkının tekrar edilen bölümünün merkezine yerleşmiştir. “Ma femme” tekrarlandıkça kadın artık yalnızca mecazen değil, şarkının yapısı içinde de nakarata dönüşür.

İkinci bölümde anlatıcının kadını uzun zamandır zihninde taşıdığı fikri ortaya çıkar. Bu da yine iki yönlü çalışır. İnsan sevdiği birini sürekli düşünebilir ve onu zihninden çıkaramayabilir. Aynı biçimde bir melodi de insanın zihnine yerleşebilir; gün boyunca farkında olmadan aynı ezgiyi tekrar tekrar hatırlayabilir. Dabadie bu iki durumu üst üste bindirir. Adam yıllardır karısını düşünmektedir ve aynı zamanda yıllardır aynı şarkı zihninde çalmaktadır. Böylece aşk, yalnızca büyük bir heyecan değil, insanın zihinsel hayatına yerleşmiş ve artık ondan ayrılamayan bir ezgi gibi anlatılır.

Tam bu noktada “Madelon” göndermesi gelir ve bugünün Fransız kültürünü yakından tanımayan dinleyicisi için açıklanmadan bırakıldığında şarkının önemli bir katmanı kaybolur. Burada sözü edilen “La Madelon”, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız askerleri arasında son derece yaygınlaşmış, zamanla savaş döneminin ortak hafızasının simgelerinden biri haline gelmiş ünlü bir şarkıdır. Şarkının merkezinde Madelon adlı genç bir kadın vardır; askerler onu tanır, sever ve hep birlikte söylerler. Bu nedenle Madelon, yalnızca bir kadın adı değil, kuşaklar boyunca Fransızların bildiği kolektif bir “kadın-şarkı” figürüdür.

Dabadie’nin kendi eşini Madelon’la karşılaştırması bu nedenle çok zekicedir. Madelon herkesin söylediği şarkının kadınıdır; anlatıcının karşısındaki kadın ise yalnızca onun hayatının şarkısıdır. Biri kolektif hafızaya aittir, diğeri özel hayata. “Sen Madelon değilsin” dendiğinde, aslında “Sen bütün erkeklerin ortak şarkısı değilsin, benim şarkımsın” düşüncesi de arka planda belirir.

Madelon göndermesinin hemen ardından savaş fikrinin ortaya çıkması da rastlantı değildir. Kadın birçok savaş yaşamış bir şarkıya benzetilir ve anlatıcı bu savaşlarda çoğu kez karşı tarafta olduğunu kabul eder. Böylece sıradan evlilik kavgaları bir anda gerçek savaşların söz dağarcığıyla anlatılmaya başlanır. Kadının giriştiği savaşlarda düşman kimdir? Kocasıdır. “Çok kavga ettik” demek yerine ilişkinin tarihi askeri tarihe çevrilir. Birkaç satır önce Birinci Dünya Savaşı’nın simge şarkılarından Madelon’un çağrılmış olması, bu metaforu daha da kuvvetlendirir.

Benzer bir büyütme “exode” sözcüğünde görülür. “Exode”, sıradan bir gidip gelmeyi anlatmaz; göç, büyük kaçış, toplu terk ediş gibi tarihsel ağırlığı olan çağrışımlar taşır. Oysa evlilik ölçeğinde yaşanan şey muhtemelen çok daha basittir. Adam kavga etmiş, gitmiş, bir süre uzak kalmış ve sonra geri dönmüştür. Dabadie tam da bu ölçüsüzlükten mizah üretir. Bir adamın evi terk edip geri dönmesi, sanki bir halkın tarihsel göçüymüş gibi anlatılır. Evlilik küçük bir ülkeye, karı koca da zaman zaman birbirine karşı savaşan iki cepheye dönüşür.

Bir başka önemli kültürel gönderme “Le Temps des cerises”dir. Jean-Baptiste Clément’in 19. yüzyılda yazdığı bu şarkı başlangıçta aşk, bahar ve kayıp duyguları taşıyan bir eserken, zaman içinde Paris Komünü’nün hatırasıyla güçlü biçimde özdeşleşmiştir. Bu nedenle Fransız kültürel hafızasında yalnızca romantik bir eski şarkı değildir; aşkın yanı sıra devrim, yenilgi, özlem ve geçmişe dönme duygularını da taşır.

Dabadie bu şarkıyı kendi evlilik anlatısına çağırdığında, bir kez daha kişisel hayat ile Fransız chanson tarihini birbirine bağlar. Madelon savaşın ve askerlerin ortak hafızasını getirirken, “Le Temps des cerises” aşkı, kaybı, yenilgiyi ve nostaljiyi beraberinde getirir. Anlatıcının evliliği de zaten bunlardan oluşmaktadır: Sevmek, kavga etmek, ayrılmak, geri dönmek ve geçmişi yeniden hatırlamak.

Kadının yeniden moda olması düşüncesi de bu noktada anlam kazanır. Eski bir şarkı yıllar sonra yeniden dinlenebilir, yeniden sevilebilir ve yeni bir kuşak tarafından keşfedilebilir. Uzun ilişkilerde de benzer bir şey olur. Yıllardır tanıdığınız insanı bazı dönemlerde yeniden keşfeder, onda daha önce fark etmediğiniz bir şeyi görür veya çok eski bir duygunun geri geldiğine tanık olursunuz. Dabadie, bir şarkının yeniden moda olmasıyla bir eşin gözünüzde yeniden değer kazanmasını aynı düşüncenin içine yerleştirir.

Şarkının ilerleyen bölümlerinde “sadakat” düşüncesi de müzik ile evlilik arasında gidip gelir. Bir eser kendi melodik dünyasına, kendi enstrümanına veya kendi üslubuna sadık kalabilir; bir eş de evliliğine sadık olabilir. Dabadie’nin metni sürekli olarak müzik sözlüğündeki kelimeleri evliliğe, evlilik sözlüğündeki kelimeleri müziğe taşır. Şarkının bütün yapısı neredeyse bu iki alan arasında çalışan görünmez bir köprü gibidir.

Metnin en güzel bölümlerinden biri, anlatıcının kadına “Sen neyden yapılmışsın?” diye sorduğu kısımdır. Bir aşk şarkısında böyle bir soru sorulduğunda gözlerden, saçlardan, ten renginden veya başka fiziksel özelliklerden söz edilmesi beklenebilir. Dabadie ise kadını sanatın malzemeleriyle tarif eder. Kadın birkaç kalem çizgisinden, birkaç neşe notasından ve çok sayıda taslaktan oluşmuş gibidir.

Bu imgeler üç ayrı sanat alanını aynı kişide birleştirir. Çizgi resme, nota müziğe, taslak ise yazıya aittir. Kadın böylece tamamlanmış ve kusursuz bir eser değil, sürekli üzerinde çalışılan bir sanat yapıtına dönüşür. Özellikle “brouillon”, yani taslak veya müsvedde fikri önemlidir. Taslak bitmiş değildir; üzeri çizilir, yeniden yazılır, yanlışları düzeltilir ve kimi bölümleri baştan yapılır. Dabadie böylece evliliği de tamamlanmış bir eser gibi değil, yıllar boyunca yeniden yazılan bir metin gibi düşünür. İki insan birbirlerinin cümlelerini düzeltir, yanlışlar yapar, geri döner ve ortak hayatlarını sürekli yeniden kurar.

Şarkının duygusal açıdan en güçlü fikirlerinden biri “couplet” ile “refrain”, yani kıta ile nakarat arasındaki ilişki üzerinden kurulur. Anlatıcı her kıtada bulunmadığını ama nakarata geri döndüğünü ima eder. Bu, uzun bir ilişki için olağanüstü bir metafordur. İnsan her an aynı yakınlık içinde olmayabilir; bazen uzaklaşır, bazen susar, bazen ilişkinin başka bir bölümüne geçer. Fakat nakarat geldiğinde yeniden aynı yere döner.

Dabadie böylece aşkı “hiç ayrılmamak” olarak tanımlamaz. Aşk, tekrar geri dönebilmektir. Uzun ilişkilerin ritmi de zaten çoğu zaman böyledir. Yakınlık, uzaklaşma, kavga, sessizlik ve yeniden yakınlaşma birbirini izler. Şarkının kıtaları değişir, fakat nakarat geri gelir. Kadının baştan beri şarkıya benzetilmesinin belki de en güçlü sonucu budur: Kadın, anlatıcının hayatında tekrar tekrar dönülen yere dönüşür.

Şarkının ilerleyen bölümünde “Sen neyden yapılmışsın?” sorusunun cevabı da değişir. Başlangıçta kadın çizgilerden, notalardan ve taslaklardan yapılmıştır; daha sonra anlatıcı onu kendisinden yapılmış gibi düşünmeye başlar. Bu fikir hem romantik hem de hafifçe sahiplenicidir. Yıllarca birlikte yaşayan iki insan gerçekten birbirlerinin içine karışırlar. Konuşma biçimleri, şakaları, alışkanlıkları, korkuları ve gündelik davranışları birbirine geçer. Ancak “sen benden yapılmışsın” fikrinde dönemin erkek anlatıcısına özgü bir sahiplenme duygusu da vardır. Kadın yalnızca sevilen kişi değil, anlatıcının kendi hayatının içinde biçimlendirdiği bir figür haline gelir.

Finale yaklaşırken Dabadie dil oyunlarını daha da yoğunlaştırır. Bunlardan biri “se tromper” fiilidir. Fransızcada “se tromper”, yanılmak veya hata yapmak anlamına gelir. Bir müzisyen bir parçayı çalarken hata yapabilir; bir insan da ilişkide hata yapabilir. Fakat aynı fiil ailesi içinde “tromper quelqu’un”, birini aldatmak anlamına gelir. Metin doğrudan “seni aldatıyorum” demez ve dilbilgisel anlam bu değildir, fakat evlilik üzerine kurulmuş bir şarkıda bu fiilin kullanılması sadakatsizlik çağrışımını ister istemez arka plana taşır. Böylece aynı sözcük müzikal hata, insani hata ve evlilikte ihanet ihtimalini aynı anda hatırlatır.

Ardından Fransızcanın çok güzel ifadelerinden biri olan “par cœur” gelir. Bir şeyi “par cœur” bilmek, onu ezbere bilmek demektir. Bir şarkıyı çok dinlediğinizde onu ezberlersiniz. Ancak ifadenin kelimeleri düşünüldüğünde “par cœur” aynı zamanda “kalpten” anlamını çağrıştırır. Böylece anlatıcı kadını hem ezberlemeye hem de kalbiyle öğrenmeye çalışan birine dönüşür.

Uzun bir ilişki için bundan daha uygun metafor bulmak zordur. Yıllarca birlikte yaşadığınız insanın davranışlarını ezberlersiniz. Hangi durumda nasıl tepki vereceğini, hangi cümleyi nasıl tamamlayacağını, hangi sessizliğin ne anlama geldiğini zamanla öğrenirsiniz. Fakat bütün bunlara rağmen karşınızdaki kişiyi tamamen çözdüğünüzden hiçbir zaman emin olamazsınız.

Şarkının son büyük oyunlarından biri “retenir” fiilidir. Fransızcada bir şarkıyı “retenir”, onu akılda tutmak, öğrenmek veya unutmamak anlamına gelebilir. Bir insanı “retenir” ise onu yanında tutmak, gitmesine engel olmak veya kaybetmemek anlamı taşır. Bu nedenle anlatıcının finaldeki korkusu aynı anda iki ayrı korkuya dönüşür. Yıllardır dinlediği melodiyi hâlâ tam olarak aklında tutamamaktan korkar; aynı zamanda yıllardır birlikte olduğu kadını hâlâ yanında tutamamaktan korkmaktadır.

Şarkının başındaki alaycı anlatıcı burada değişir. İlk bölümlerde karısının zor karakteriyle, bazı günler pek başarılı olmamasıyla ve Prévert kadar iyi yazılmamış gibi görünen halleriyle şakalaşan adam, finalde savunmasız hale gelir. Bütün o zekice kelime oyunlarının altında basit ve son derece insani bir korku vardır: Sevdiği kadını kaybetmek.

“T’as l’air d’une chanson”ın gerçek hikâyesi de sonunda burada ortaya çıkar. Bu, yalnızca bir aşk ilanı değildir; uzun bir ilişkinin anatomisidir. İnsan sevdiği kişiyi yıllar içinde tanır, onunla kavga eder, ondan uzaklaşır, tekrar geri döner, onu ezberlediğini düşünür ve sonra hâlâ bilmediği tarafları olduğunu fark eder. Dabadie bütün bunları müzik diliyle anlatır çünkü uzun ilişkiyi bitmiş bir hikâyeden çok, tekrar tekrar çalınan ama her seferinde biraz farklı duyulan bir şarkıya benzetmektedir.

Tanju Okan’ın yorumuyla Türkçede kültleşen “Kadınım” ise aynı melodiyi alıp bütünüyle başka bir dramatik dünyanın içine yerleştirir. Mehmet Teoman’ın Türkçe sözlerinde kadın artık orada değildir. Eşyaları toplanmış, evde onun izleri kalmış ve anlatıcı ilişkinin içinden değil, ilişkinin ardından konuşmaya başlamıştır. Fransızca şarkıda kavga eden, uzaklaşan ve yeniden birbirine dönen iki insan vardır; Türkçe şarkıda ise terk edilmiş bir adam ve artık bulunmayan bir kadın vardır.

Bu nedenle iki versiyon arasındaki fark yalnızca sözlerin farklı olması değildir. Şarkının zamanı da değişmiştir. Fransızca metin uzun bir evliliğin şimdiki zamanı içinde yaşar. Türkçe metin ise ayrılıktan sonra geriye bakar.

Daha önemlisi, Türkçe versiyon Dabadie’nin kurduğu bütün chanson içi göndermeleri ve dil oyunlarını terk eder. Prévert, Madelon, “Le Temps des cerises”, kıta ve nakarat ilişkisi, müzikal hata, ezberlemek ve melodiyi akılda tutmak gibi oyunların yerini çok daha doğrudan ve fiziksel bir sahne alır: Boşalmış ev, geride kalmış eşyalar, hatıralar ve sevilen insanın yokluğu.

Bu nedenle “Kadınım” zayıf veya başarısız bir uyarlama değildir. Tam tersine, Türkçe pop tarihinin en güçlü ayrılık şarkılarından biridir. Ancak edebî anlamda bir çeviri de değildir. Aynı melodinin üzerine kurulmuş başka bir hikâye, başka bir duygu dünyası ve başka bir metindir.

İki şarkı arasındaki fark belki tek bir cümlede özetlenebilir: “Kadınım” bir kadının yokluğunu anlatırken, “T’as l’air d’une chanson” bir kadının yıllar içinde insanın hayatının nakaratına nasıl dönüştüğünü anlatır.

Jean-Loup Dabadie’nin büyük başarısı tam olarak burada yatar. Şarkının başında kadın yalnızca bir şarkıya benzer. Metin ilerledikçe benzetme giderek gerçeğe dönüşür. Kadının sözleri vardır, melodisi vardır, bazen iyi çalınmaz, bazen yanlış yapılır, bazen başka bölümlere geçilir, bazen unutulacakmış gibi olur. Fakat nakarat yeniden geldiğinde anlatıcı tekrar aynı yere döner.

Belki uzun aşkın en güzel tariflerinden biri de budur: İnsanlar hayatın her bölümünde yan yana kalamayabilirler, fakat hâlâ aynı nakarata dönebiliyorlarsa şarkı henüz bitmemiştir.

Ve son hüküm cümlesi: Ma Femme şarkısının sözlerinin yanında Tanju Okan’ın söylediği Kadıım şarkısının sözleri tekerleme gibi kalır. “Bu nasıl olur” diyorsanız bu yazıyı bir kez daha okuyun

BURADAN NEREYE?

İngiltere Premier League’de hakem yanlış karar verirse kim denetliyor? Dünyayı kurtarıp kendini kurtaramayan süper kahramanlar Dünyayı Kurtarıp Kendini Kurtaramayan Süper Kahramanlar Dorian Gray’in Portresi Dorian Gray’in Portresi