Satanizm, Türkiye’de zaman zaman cinayet, intihar, hayvanlara eziyet ve uyuşturucu kullanımı gibi suçlarla aynı cümlede anılıyor. Özellikle 1990’lardan bu yana gazete manşetleri, televizyon programları ve polisiye haberler satanizmi bağımsız bir inanç veya düşünce sistemi olarak değil, doğrudan suça açılan karanlık bir kapı gibi göstermeyi tercih etti. Bunun sonucunda toplumda satanist olmanın başlı başına suç olduğu veya satanist sembollerin kanunen yasaklandığı yönünde yaygın bir kanaat oluştu. Oysa hukuki gerçek bundan oldukça farklıdır: Türkiye’de satanizm suç değildir.
Türk Ceza Kanunu’nda “satanizm”, “satanist olmak”, “satanist sembol kullanmak” veya “satanist ayin düzenlemek” adı altında tanımlanmış herhangi bir suç bulunmuyor. Ceza hukukunun temel ilkesi de son derece açıktır: Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil nedeniyle kimse cezalandırılamaz. Dolayısıyla bir kişinin kendisini satanist olarak tanımlaması, satanist düşünceleri benimsemesi, bu konuda kitap okuması, sembol taşıması veya düşüncelerini barışçıl biçimde açıklaması tek başına soruşturma ya da ceza konusu yapılamaz.
Satanizmin devlet tarafından resmî bir din olarak tanınıp tanınmaması da bu sonucu değiştirmez. Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğünden yararlanabilmek için bir düşüncenin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din olarak kabul edilmesi veya devletin uygun gördüğü inançlar listesine girmesi gerekmiyor. Satanizmin bazı kolları doğaüstü bir varlık olarak Şeytan’a inanan teistik bir yapı taşırken bazıları Şeytan figürünü bireysellik, otorite karşıtlığı veya insan doğasının simgesi olarak kullanan ateist ve felsefi akımlardan oluşuyor. Hukuk açısından bu ayrım çoğu zaman belirleyici değildir. Bir görüş din olarak kabul edilmese bile vicdani kanaat, felsefi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında korunabilir.
Hoşa gitmeyen inanç da özgürlük kapsamındadır
Anayasa’nın 24. maddesi herkesin vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu belirtir. Aynı Anayasa’nın 25. ve 26. maddeleri düşünce ve kanaat özgürlüğü ile bu düşünceleri açıklama ve yayma hakkını, 27. maddesi ise sanat özgürlüğünü güvence altına alır. Bu güvenceler yalnızca toplumun çoğunluğunun doğru, ahlaklı veya saygın bulduğu görüşleri korumaz. Bir düşüncenin itici, rahatsız edici, din dışı, aykırı veya hatta toplumun büyük bölümü tarafından yanlış bulunması onu anayasal korumanın dışına çıkarmaz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Zaten temel hakların asıl sınavı, çoğunluğun hoşlanmadığı görüşler karşısında verilir. İslam, Hristiyanlık veya Yahudilik gibi yerleşik dinlerin korunup toplumun sapkın bulduğu bir inancın korunmaması, din ve vicdan özgürlüğü değil, devletin inançlar arasında hiyerarşi kurması anlamına gelir. Hukuk devleti bir inancın doğru olup olmadığına, Tanrı’nın varlığına, Şeytan’ın gerçekliğine veya hangi dinî öğretinin insanı kurtaracağına karar vermez. Devletin görevi teolojik hakemlik yapmak değil, farklı inanç ve kanaatlere sahip insanların aynı hukuk düzeni içinde yaşayabilmesini sağlamaktır.
Burada sıkça yapılan mantık hatası, bir kişinin işlediği suçla o kişinin inancını özdeşleştirmektir. Bir Müslüman kediye eziyet ettiğinde İslam yasaklanmıyorsa, kendisini satanist olarak tanımlayan birinin suç işlemesi de satanizmi yasadışı hâle getirmez. Bir Hristiyan cinayet işlediğinde Hristiyanlık, bir ateist uyuşturucu sattığında ateizm, bir milliyetçi şiddete başvurduğunda milliyetçilik otomatik olarak suç sayılamaz. Ceza sorumluluğu kişinin kimliğine değil, işlediği somut fiile dayanır.
Bu nedenle geçmişte “satanist operasyonu” veya “satanist cinayeti” başlığıyla sunulan olayların hukuken doğru okunması gerekir. Bir soruşturmada cinayet, intihara yönlendirme, tehdit, cinsel saldırı, uyuşturucu ticareti veya hayvana eziyet iddiası bulunabilir. Bunlar zaten failin dininden ve dünya görüşünden bağımsız olarak suçtur. Fakat satanist olmak, siyah giymek, metal müzik dinlemek, pentagram taşımak veya okült metinlerle ilgilenmek bu suçların hiçbirinin kanıtı değildir. Bir insanın inancı, onun suça eğilimli olduğuna dair peşin karine olarak kullanılamaz.
Satanist semboller yasak mıdır?
Türkiye’de pentagram, ters haç, Baphomet figürü, 666 sayısı veya satanizmle ilişkilendirilen başka sembollerin kullanılmasını genel olarak yasaklayan bir kanun da bulunmuyor. Üstelik bu sembollerin anlamları tarih boyunca ve farklı kültürlerde değişiklik göstermiştir. Beş köşeli yıldız yalnızca satanizmde değil, çeşitli dinlerde, devlet armalarında, askerî işaretlerde, ezoterik geleneklerde ve popüler kültürde kullanılmıştır. Ters haç, modern popüler kültürde Hristiyanlık karşıtı bir sembol gibi gösterilse de Hristiyan geleneğinde Aziz Petrus’un haçı olarak da bilinir. Mitolojik figürler, demonlar, cehennem tasvirleri ve okült imgeler ise yüzyıllardır resimden edebiyata, sinemadan tiyatroya kadar sanatın olağan malzemeleri arasındadır.
Bir sembol, ancak kullanıldığı somut bağlam içinde başka bir suçun parçası hâline gelirse hukuki sorumluluk doğurabilir. Örneğin belirli bir kişiyi tehdit etmek, bir topluluğu şiddetin hedefi olarak göstermek veya mala zarar vermek amacıyla kullanılması durumunda mesele sembolün kendisi değil, gerçekleştirilen eylemdir. Buna karşılık bir konserde, albüm kapağında, tişörtte, resimde veya sahne dekorunda okült bir işaretin bulunması tek başına suç sayılamaz.
Bu ayrım, İstanbul’da yapılması planlanan Anyma konseri hakkında yaşanan tartışmada özellikle görünür hâle geldi. Konserin “satanist ritüel sembolleri barındırdığı” gerekçesiyle İstanbul Valiliği tarafından engellendiği haberleştirildi. Bazı yayınlar Anyma’nın fütüristik sahne gösterilerinde kullandığı karanlık figürleri, mitolojik imgeleri ve dijital karakterleri “satanist ayin” olarak nitelendirdi. Ancak kamuoyuna sunulan haberlerde kararın tam metni, karar numarası, dayanılan somut kanun hükmü ve yasaklamayı zorunlu kılan güvenlik değerlendirmesi açık biçimde ortaya konulmadı.
Anyma’nın gerçekten satanist olup olmadığı bu tartışmanın temel meselesi değildir. Gösterinin satanizmle hiçbir ilgisi bulunmadığı kanıtlansa bile yalnızca sanatçı bakımından bir yanlış anlaşılma düzeltilmiş olur. Asıl hukuki soru cevapsız kalır: Gösteri gerçekten satanist bir anlatı taşısaydı yasaklanması meşru olacak mıydı? Bunun cevabı yine hayırdır. Çünkü satanizm suç olmadığı gibi, satanist düşüncenin sanat yoluyla ifade edilmesi de kendiliğinden suç değildir.
“Toplum rahatsız oldu” hukuki gerekçe olabilir mi?
İdare, konser ve festival yasaklarında çoğunlukla “kamu düzeni”, “toplumsal hassasiyet”, “genel ahlak” veya “toplumun değerleri” gibi geniş ifadeler kullanıyor. Fakat bu kavramlar, her türlü yasaklamayı otomatik olarak hukuka uygun hâle getiren sihirli sözcükler değildir. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel haklara yönelik bir sınırlamanın kanuna dayanması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması, hakkın özüne dokunmaması ve ölçülü olması gerekir.
Bir konserin yasaklanabilmesi için yalnızca bazı grupların etkinlikten hoşlanmaması veya sosyal medyada tepki göstermesi yeterli kabul edilirse, kamusal alanın sınırlarını en fazla öfkelenen kesim belirlemeye başlar. Bir grup tehditte bulunur, etkinliğin yapılması hâlinde olay çıkaracağını söyler veya yoğun bir iptal kampanyası yürütür; devlet de güvenliği sağlamak yerine etkinliği yasaklarsa, ödüllendirilen taraf özgürlüğünü kullananlar değil, başkalarının özgürlüğünü engellemek isteyenler olur. Bu durum, hukukta “tehdit edenin vetosu” olarak tanımlanan sonuca yol açar.
Devletin görevi, gerçek ve somut bir saldırı ihtimali bulunuyorsa öncelikle güvenlik önlemlerini almak ve etkinliği korumaktır. Yasaklama, ancak belirli ve yakın bir tehlikenin başka önlemlerle giderilemeyeceği somut biçimde gösterilebiliyorsa son çare olarak düşünülebilir. “Toplumun bir kesimi rahatsız oldu”, “manevi değerlerimize aykırı bulundu” veya “gençler üzerinde olumsuz etki yaratabilir” gibi soyut değerlendirmeler, sanat ve ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılmasını tek başına haklı göstermez. Anayasa Mahkemesi de ifade özgürlüğüne yapılan müdahalelerin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca dayanmasını ve ilgili kamu makamlarının bunu yeterli gerekçelerle açıklamasını arıyor. Anayasa Mahkemesinin ifade özgürlüğü kararları
Burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek daha bulunuyor: Bir valiliğin, kaymakamlığın veya başka bir kamu kurumunun bir etkinliği yasaklaması, yasaklanan şeyin hukuken suç olduğunu göstermez. İdare de hukuka aykırı işlem yapabilir. İdari yargının, yürütmenin durdurulması kararlarının ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun varlık nedeni zaten kamu makamlarının her zaman doğru ve hukuka uygun işlem yapmayabileceğinin kabul edilmesidir.
Dolayısıyla Anyma konserinin “satanist semboller” nedeniyle engellenmesi, satanizmin Türkiye’de yasak olduğunu kanıtlamaz. Böyle bir gerekçeyle alınmışsa karar, tam tersine, hukuken yasak olmayan bir düşüncenin veya sanatsal estetiğin idari işlemle kamusal alandan çıkarılmaya çalışıldığını gösterir. İdarenin verdiği yasak kararı ile kanunun suç saydığı eylem aynı şey değildir.
Sonuç: İnanç değil, somut eylem yargılanır
Türkiye’de satanist olmak suç değildir. Satanizmle ilgili kitap okumak, bu düşünceyi tartışmak, satanist veya okült semboller kullanmak, satanizmden etkilenen müzik ve sanat eserleri üretmek de kendi başına suç oluşturmaz. Bir kişinin satanist kimliği nedeniyle gözetim altına alınması, suçlu sayılması veya kamusal alandan dışlanması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Elbette satanist bir kişi de herkes gibi suç işleyebilir ve işlediği suçtan sorumlu tutulur. Ancak aynı ilke Müslüman, Hristiyan, Yahudi, ateist, milliyetçi, sosyalist veya herhangi başka bir kimliğe sahip kişi için de geçerlidir. Hukukun konusu insanın zihnindeki inancı değil, dış dünyada gerçekleştirdiği somut fiildir. İnancı suçla özdeşleştirmek, ceza hukukunun yerine önyargıyı koymak anlamına gelir.
Bu nedenle “Satanizm suç mudur?” sorusunun kısa ve kesin cevabı hayırdır. Daha uzun cevap ise Türkiye’de hukuki yasaklarla toplumsal önyargıların sık sık birbirine karıştırıldığıdır. Satanizmin toplumun çoğunluğu tarafından sevilmemesi, doğru bulunmaması veya ahlaken reddedilmesi mümkündür. Fakat çoğunluğun beğenisi bir ceza kanunu değildir. Hukuk devleti de yalnızca çoğunluğun kutsallarını koruyan değil, çoğunluğun karşısında kalan insanın özgürlüğünü de güvence altına alabilen devlettir.


